Aydın Esnaf Odaları Birliğinde 20 yıl başkanlık yapan ve aldığı ceza nedeniyle şu sıralar Nazilli Açık Cezaevinde yatan Hulisi Akşit, hayatını, yaptıklarını, Aydın’ı, esnaflığı, idareciliği ve birikimlerini anlattı.
Aydın’a Yön Verenler Röportaj Dizisi'nin üçüncü konuğu olan Akşit’in namı Aydın sınırlarını aşmış, ülkenin her yerine yayılmış. Kahveciler Federasyonu Başkanlığı ve Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu Yönetim Kurulu üyeliği görevlerinin yanı sıra Aydınspor yöneticiliği de onu daha geniş kitlelerin sevmesine ve saygı duymasına yol açmış. Kimileri için “Abi” kimileri için “Baba” unvanı ile adlandırılan Akşit; çatışan, kavga eden kurum yöneticilerini barıştıran adam olarak biliniyor. İnanılmaz bir birikime sahip olan Akşit ile röportajımızın ilk gününde kısaca kendisini tanıyacağız.
Akşit, Karacasu’da dünyaya geldi. Nazilli’de yaşamaya devam etti, orta birinci sınıf öğrencisi iken yediği baba dayağı ile evden kaçtı. Çocuk yaşta iş yaşamı başladı. Çöpten ekmek bulup yiyecek ve İstanbul’da köprü altında gazetelere sarılıp uyuyacak kadar zor günler yaşadı. Bu zorluklar onu bulunduğu her ortamda zirveye taşıdı.
RÖPORTAJ: EMİN AYDIN
- Hulisi Akşit’i genişçe tanıyabilir miyiz?
Karacasu'nun Cabi Mahallesi’nde 1947 yılında doğdum. Babam o zamanlar Karacasu’da fotoğrafçıydı. Daha sonra Kuyucak’ta cezaevine gardiyan oldu. Biz de Nazilli’de büyüdük, babamın yanına gider gelirdik. İlkokulu Turan Okulu’nda okudum. Orta birde iken, 1960 ihtilalinde 50 kuruşlar çıkmıştı ve metal olarak 60 kuruş değerindeydi. Devlet onu hemen tedavülden kaldırdı ve paraları geri alıyordu. Babam da bu paradan 4-5 tane kutunun içine koyup, rafa kaldırmış. 50 kuruşun bir tanesini aldım, Uzunçarşı’daki kitapçıya gittim. Teksas, Tommix aldım ve akşama kadar okudum. İkinci gün aynı şeyi yaptım. Babam, üçüncü gün ‘Oğlum raftaki kutudan bir şey alan oldu mu?’ diye sordu. Aldığımı söyledim. ‘İyi etmişsin’ dedi, sonra parmağım kalınlığındaki iple güzelce bağladı, ipin diğer ucuyla bir posta dövdü. Biraz dinlendi, ikinci posta dövdü, üçüncü posta dövmeden ben kurtuldum kaçtım. Kaçış o kaçış.
OTELCİ 18’İNCİ GÜN KAPI ÖNÜNE KOYDU
Oradan İzmir’e gittim. Lokantalarda 6 ay bulaşıkçılık yaptım, oradan İstanbul’a geçtim. İzmir’de biriktirdiğim para orada 17 gün yetti, 18. gün otelci kapının önüne koydu. Hayatımda yediğim en lezzetli ekmek, otelcinin kapı dışarı etmesinden iki gün sonra çöp tenekesinden bulduğum, suya bandırarak yediğim iki dilim ekmektir. O zamanlar naylon yoktu, gazetelere sarılarak köprü altlarında yattım. Orada değişik işlerde çalıştım. Askerliğime kadar İstanbul’da kaldım. Acemi birliğim Ankara, usta birliğim İstanbul’daydı. Vatani görevimi tamamladım. Sonra yurt dışına gittim. Bir yıl Fransa’da kaldım sonra Almanya’ya geçtim. Son çalıştığım yer röntgen film fabrikasıydı. Türkiye’ye izne geldiğimde aile baskısı altında kalınca, oradaki arkadaşları aradım, ‘Ne varsa paylaşın.. Arabamı ve ev eşyalarımı...’ dedim. 1973 yılında rahmetli eniştem Yüksel Nohutçu, Aydın Lokantacılar Odası'nın başkanıydı, ortak olduk. Eniştem o zamanlar Aydın’ın en iyi oteli olan Şükran Oteli’nin lokantasını işletiyordu. Sonra Pınarbaşında’ki havuzları, ardından da Poligon'un sosyal tesislerini kiraladık. 3,5 yıl sonra ayrıldık. Aslan Bağırsakçı ile beraber PTT’nin karşısında kıraathane açma girişiminde bulunduk. Mülk, Devlet Demiryolları’nındı, İzmir’e gidip anlaştık, tuttuk, 300 metrekare direksiz salonumuz vardı. 300 metrekare de yanında bahçesi vardı. Aydın’ın kalburüstü insanları hep orada otururdu.
“VALİ ‘ANCAK SEN YAPARSIN’ DEDİ”
Otogar inşaatı 1982’de bitti, o zamanın belediye başkanı lokantanın işletmesini bize verdi. Daha sonra Didim’de Özel İdare tesis yaptı, dönemin Aydın Valisi Kemal Şenol, ‘Hulisi Bey, burayı ancak siz işletebilirsiniz’ dedi. Israrcı da oldu. Orayı da aldık. Bu arada 1978 yılında Aydın Belediye Başkanı Cevat Aldemir aradı, ‘Aydınspor yönetimine giriyorsun’ dedi. ‘Zamanım yok, ilgilenemem’ desem de dinlemedi, Aydınspor’da yönetici oldum. Bana hemen 'Genel Kaptanlık' görevi verildi. 78’den bu yana 37 senedir Aydınspor’un hizmetine adadık kendimizi.
- Sivil toplum kuruluşu yöneticiliğiniz nasıl başladı?
1978 yılında 8-10 tane kahveci çıktı geldi. ‘Abi biz seni başkan seçtik’ dediler. ‘Ne başkanı?’ diye sordum. ‘Kahveciler Derneği Başkanı’ dediler. O zaman oda değil, dernekti. Benim bu işlerle işim olmayacağını, bilgim, ilgim ve alakam olmadığını söyledim. ‘Senden başkası olmaz’ gibi cümlelerle beni ikna ettiler. Defterlerin muhasebecide olduğunu söylediler. Yeri yurdu yok, muhasebeciye borcu vardı. Onu ödedik, defterleri aldık. Ben hayatımda hiç kasasında para olan bir kurum devralmadım. Kahveciler Derneği Başkanı oldum, 80 İhtilali oldu geçti, biraz daha devam ettik. 1980’de polisler kapatmaya geldi. ‘Biz, Kanarya Sevenler Derneği değiliz, devletin zorunlu kurdurduğu bir sivil toplum kuruluşuyuz, aynı kefeye koymayın’ dedik. Soruşturdular, verdiğimiz bilgilerin doğruluğunu teyit edince kapatmaktan vazgeçtiler. Daha sonra galiba 1982 yılıydı, Türkiye Kahveciler Federasyonu yönetimine girdim. Buradaki ve oradaki görevimi bir arada yürüttüm. 1996 yılında Aydın Esnaf Odaları Birliği'nin başkanı oldum.
- Türkiye Kahveciler Federasyonu'nun başkanlığını da yaptınız değil mi?
2005 yılında kanun çıktı, ‘Ya birlik başkanlığı ya da federasyon başkanlığı’ şartı vardı. Birlik başkanlığını tercih ettim Ankara’da kalmayı yeğlemedim. 5 yıl federasyon başkanlığı yaptım. Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu'nda (TESK) Yönetim Kurulu üyesiydim. Türkiye’de ilk defa Anadolu’dan bir federasyon başkanı çıktı. Aydın’a bu gururu ben yaşattım. Yine Aydın’dan birisi ilk kez TESK Yönetim Kurulu üyesi oldu. Bu, öyle sıradan bir görev değildir. Süleyman Demirel, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Devlet Bahçeli, Bülent Ecevit ve Recep Tayyip Erdoğan ile toplantılara katıldık. Esnafın sorun ve taleplerini konfederasyon olarak onlara taşıyorduk. Mesela, Türkiye’de hafta tatili ruhsatı uygulaması bizim önderliğimizde kalkmıştır. Kahvehaneler ve umuma açık yerler eskiden belediyelerden hafta tatil ruhsatı alırdı.
- Biraz da ailenizi tanısak, çocuklarınız?
İki tane kızım var. Birisi İngilizce öğretmeni, şu anda Yunus Emre İlkokulu’nda görev yapıyor. Bana da ikiz torun verdi. Aydın Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi Amerikan Dili ve Edebiyatı'nı tamamladı. Oradan Kanada’ya master yapmaya gitti. Ülkeye dönüp KPSS’ye girdi ve öğretmen oldu. Bir yıl Ağrı’da göreve yaptıktan sonra Aydın’a atandı. Büyük kızım da İstanbul’da Eczacıbaşı’nın modern müzesi vardır, oranın müdürü. Benim iki evliliğim var, ilk eşimden olan çocuklarım bunlar. İkinci eşimin kızı, o benim de kızım sayılır, hukuk fakültesinde okuyor. Ben bir eğitmenimdir. Evde de her yerde bu misyonumu yerine getiririm. Bu kolay bir iş değildir.
“PARA YOK, 11 BİN TL ÖDEME VARDI”
Esnaf Odaları Birliği Başkanı olup görevi devraldığımda genel sekreter ayın 26’sında yanıma geldi, 11 milyar (10 bin TL) ödeme olduğunu söyledi. Yapmaları talimatını verdim. ‘Efendim, kasada 5 kuruş yok’ dedi. O zamanlar Halkbank’ın verdiği, sıkıştığında kullanılan 10 bin TL limitli mavi kart vardı. Onu kullandım, bin lira da cebimden koydum, böyle başladım. 1999 yılında, göreve geldikten 3 yıl sonra da o binayı bitirdik. ‘Hüseyin Aksu, bedava arsa verdi’ dediler, ama bu doğru değildi. 5 bin 600 TL ödedik, makbuzu Birlik'te duruyordur. O zaman bir anımız daha var, atlamayalım. Biz devlet kurumu olduğumuz için Bayındırlık'tan projeyi hazırlattık, yine Bayındırlık hesabı çıkarttı. 1 milyon 249 bin TL muhammen bedelle biz ihaleye çıktık. İhale ilanı gazetelerde yayınlanınca 3-5 arkadaş bizi davet etti. Bunun içinde oda başkanları da var, isimleri mevzu bahis değil, Gar Lokantası’nda oturduk. ‘Abi sana Kuşadası’ndan bir ev versek, araba alsak, ihaleyi bize versen’ gibi talepleri oldu.
“BİR MİLYON 249 BİN TL’LİK İŞİ 522 BİN TL’YE BİTİRDİK”
Ardından hemen yönetim kurulunu topladım ve ihaleyi iptal edeceğimizi söyledim. Bana söylenenleri anlattım ve böyle karışık işlerin içine giremeyeceğimi, hiçbirimizin de girmemesi gerektiği söyledim. Yönetim kurulundan 5 kişi seçtik, onları bina yapımı için görevlendirdik. Önce kontrol mühendisi tuttuk, demir ve çimentoyu bağladıktan sonra inşaata başladık. Şu an gördüğünüz binayı içindeki mobilyaları ile birlikte 522 bin TL’ye bitirdik. Bayındırlığın yöntemi ile ilerleseydik 1 milyon 249 bin TL, 3 milyonu bulacaktı, hala bitirememiş olacaktık. Kasamızda 5 kuruş yoktu, hiç unutmam, temel atıyoruz, ben de konuşma yapacağım, yönetim kurulu üyeleri, ‘Başkan yaktın bizi, 5 kuruş yok, 5 bin metrekare inşaata girdik’ diyordu. ‘Allah yardım eder’ dedik, öyle oldu. Şükürler olsun burayı bitirdik. Türkiye’de, İstanbul, Ankara, İzmir dahil hiç bir ilde böyle bir bina yoktur.
“ODA BAŞKANLARI YARDIM ALAMAZ”
Daha sonra Esnaf ve Sanatkarlar Sosyal Dayanışma Vakfı'nı kurduk. Her yıl 585 öğrenciye geri dönüşümsüz burs verir duruma getirdik. Geçen yıl itibariyle yangında, selde, felakette 1 milyon 249 milyon TL para dağıtmışız. İki yıl önce Koçarlı’da yaşanan felakette gece gittik, 04.30’de ekibi kurduk. Sabaha kadar bize bağlı üyelerimize 98 bin TL para dağıttık. Yine Efeler’de Yapı Kredi Bankası sokağında bir tüp patlaması oldu, o günün sabahında da dükkanı zarar gören üyelerimize biner lira dağıttık. Benim hazırladığım tüzüğe göre o yardımlardan yararlanamayacak üyeler de var. Birinci şart; oda başkanı olmayacaklar. İki; mal varlığı olmayacak. Hakiki muhtaç üyelerimizi tespit ediyoruz. DEVAM EDECEK

























ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.