Pamukkale Üniversitesi Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Durmuş Akalın, Ortadoğu’da yaşanan terör olaylarını, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasını ve islam- terör kavramlarının bir arada kullanılmasının islamiyete verdiği zararları değerlendirdi. Akalın, “İslam ülkeleri zulümlere karşı birlikte hareket ederlerse halkların kendi kaderlerini tayin edebilecektir. Günümüzde güçleri ile hareket eden devletler islam-terör kavramını yan yana sık sık kullandıkları için İslamiyet şiddet barındıran bir din olarak algılanmaktadır. Bu algı da bu güçlerin istediği şeydir. Buna izin vermemek için bu güçlere karşı islam ülklerinin zulümlere karşı birlikte hareket etmelidir” dedi.
tvDEN’de Gündem Özel programında Ayşe Yılmaz’ın konuğu olan Doç. Dr. Akalın, Ortadoğu kavramı,terör kavramı, islami milliyetçilik, ortadoğuda yaşayan halkların dününü ve bugününü anlattı. Akalın, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasını güç gösterisi olarak niteledi. Akalın, “ ABD gibi ülkelerin en büyük hedefi güçtür. Bu güç sadece manevi olarak değil. Maddi olarak da değerlendirilmelidir. Ortadoğu çok zengin bir coğrafyaya sahiptir” dedi.
Doç. Dr. Alakın Ayşe Yılmazın sorularına şöyle yanıt verdi;
ORTADOĞU KAVRAMI NASIL OLUŞTU?
Ortadoğu kavramı 1900’lü yılların başlarında ilk defa çıktı. İlk defa bir İngiliz tarihçisi tarafından kullanıldı. Daha sonra 1903’te 1904’te ve 1905’li tarihlerde time gazetesinde bir editör birkaç kez bu kavramı kullandı. O zaman ki kullanma gayesi, 1. Dünya savaşının hemen sonrasıydı. Almanya Ortadoğu’da Osmanlı devletiyle ikili ilişkiler kurarak İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarına zarar veriyordu. Şimdiki Basra körfezi, Hindistan kıtasını arasında kalan kısmı tarif etmek için kullanılmıştır. Zamanla bu kavram giderek genişledi. Özellikle 2. Dünya savaşıyla birlikte İngiltere’nin Mısır’daki hava üssü bu bölgeye yerleşmişti. Ve bu kavram giderek Osmanlı’nın devletinin bölgeden çekilmesiyle, yeni bir şekil almasıyla birlikte batılı bir söylem olarak ortaya çıktı. Fakat çok da doğru bir söylem değil. Şöyle ifade edilebilir. Türkiye’de Hatay’da duran bir kişi ya da Urfa’da duran bir kişi Suriye’yi Ortadoğu olarak anlattığında Yakındoğu neresi yani burası tezat dolayısıyla bu kavram Londra’dan bakarsanız, Paris’ten bakarsanız oturan bir kavram o yüzden bu kavram problemli bir şekilde bize girdi. Fakat yaygın bir şekilde kullanılıyor. Bir geniş anlamı var. Bir özel anlamı var. Geniş anlamıyla Hindistan’dan Fas’a kadar, özel de Arap dünyasını çevreleyen alanı ifade eden bir kavramdır. Dolayısıyla bizim Ortadoğu’yu anlayabilmek için kendi terminolojimizi inşa etmemiz kendi söylemlerimizi geliştirmemiz gerek.
ARAPÇANIN YAYILMASI VE ORTADOĞU İLİŞKİSİ NASILDIR?
Ortadoğu’da özellikle Araplık çok etkindir. Fakat hiçbir ülke tam olarak homojen değil. Yani Irak’ta olsun Lübnan’da olsun her ülkede öteki olarak adlandırılacak gruplar vardır. Fakat Arapça bunları birleştiren unsurdur. İslam’ında etkisiyle geniş bir İslam’ın yayıldığı alanda Arapça da yayılmıştır Arapça’ nın yayılmasıyla bu halklar arasında da söylem birliği gelişmiş. Fakat örneğin Lübnan’a baktığımızda Lübnan’da bir sürü milletten insanın yaşadığını görürsünüz. Burası medeniyetlerin beşiği medeniyet, insanlık burada yeni bir şekil aldı ve yayıldı.
Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’ya gelişi Sultan Selim’de başlar. Öncesinde irtibatlar olmuştur. Fakat 1516 ve 1517’de Mercidamık ve Ridaniye savaşlarıyla Yavuz Sultan Selim Mısır’ı ele geçirince sadece Mısır’ı ele geçirmekle kalmadı. Mısır’da hüküm süren Memlük devleti ortadan kalktı. Ve Memlük Devleti’nin bütün mirası Osmanlı Devletine transfer olmuş oldu. Bu transferle birlikte şimdiki Hicaz bölgesi diye adlandırdığımız Mekke, Medine ve çevresi Yemen ile Suriye arasında kalan Asir bölgesi ve Yemen keza doğu Afrika sahilleri güneye doğru geniş bir alan Somali’ye Uganda’ya kadar uzanan bir alan Libya sahası Suriye sahası şimdiki Filistin bölgeleri Mürdüm bölgeleri , Memlük devleti nin mülkü olarak geçen tüm alan Osmanlı Devletine dahil olmuş oldu. Osmanlı devletinin buraya gidişi de bir ganimet elde etme veya bir güç gösterisiyle Ortadoğuya egemen olmadan çıkmadı. Osmanlı devleti bölgeye gittiğinde memlük devleti bir belayla uğraşıyordu. O da Portekiz tehdidi coğrafi keşifler henüz yeni yapılmıştı. Afrika’daki Ümit burnunu dolaşan İspanyol ve Portekiz denizciler bir sömürgecilik edasıyla Hindistan’a ulaşmak hedefiyle bütün İslam coğrafyasının altını üstüne getirmeye başladı. Memlük devleti zayıf olduğu için Osmanlı devletinden destek istedi 1517’de Ridanya’yla Osmanlı’ya geçince bütün Mısır ve etrafındaki geniş alan Osmanlı devleti batıyla batıyı temsil eden Portekizlerle mücadele etmeye başladı. 1538lere kadar devam eden bir süre içerisinde önce Kızıldeniz’de daha sonra Aden körfezinde ve Hint okyanusunda daha da ilerleyen bir süreçte Hindistan’a kadar uzanan bir Portekiz ve İspanyollarla bir mücadele yaşandı. Aynısı Akdeniz’de İspanyollarla yoğun bir şekilde de kızıl deniz, Basra körfezi ve Hint okyanusunda Portekizlerle başladı. Bu devirde sömürgecilik günümüzdeki gibi değildi. Temel gaye din eksenli hristiyanlığı yaymak üzerineydi. Hatta Portekizli bazı denizciler Hz. Muhammed’in naşını çalmak, mekanlara zarar vermek gibi gayelerle gittiği için Osmanlı devleti bir kurtarıcı olarak algılanır. Batının tek gayesi din değil ikinci bir gayesi de ticarettir. Uzun bir süre Mısırı ve o bölgeyi yönettik. 19. Yüzyıla kadar müşteri geldi ama 19.yüzyılda bozuldu. Biz Ortadoğu’da önce ticareti kaybettik. Sonra sınırlarımız bu hale geldi. Sonra kurumlarımızı kaybettik. En son bu yaşadıklarımız bir sonuç yaşadığımız şeyler birkaç yüzyıllık yanlışların şimdi ortaya çıkan sonuçları Kudüs’te gördüğümüz hadise bunun bir sonucu ve maalesef bundan sonra da aynı hikayeyi görmeye devam edeceğiz.
ORTADOĞU’DA DEVLETLERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE İSLAM BİRLİĞİ
Ortadoğu’da İslam birliği uzun süre halifelik üzerinden oldu. İslam dininin belirleyici terminolojisi buydu. Hz. Muhammed’in vefatından sonra 4 halife en parlak dönemi daha sonra Emeviler, bir çatışma süreci, Abbasiler zirveye çıkış Abbasilerden sonra Moğol saldırıları ve İslam dünyasının dağılışı İslam dünyasının dağılışı o zaman başladı. 1200’lü yıllarda dağılmaya başladı hala toparlanamadı. O tarihten sonra halifelik kavramı da değişti. Ayrışmada o zamanlarda başladı. Ve o zaman ki ayrılıklar İngiltere, Fransayı sömürgeci ülkelere dönüştürdü. Doğunun Asya’nın bütün güzellikleri eline geçerken İslam birliğini oluşturan devletler kendi içlerinde bir çekişmedeydiler veya bölgesel ayrışmalar içindeydi. Ve bu süreç öyle bir hal aldı. 20.yüzyılın başlarında Osmanlı devleti dışında bağımsızlığını muhafaza etmiş hiçbir devlet kalmadı. İslam dininin yaşandığı Müslüman toplumların olduğu hiçbir devlet kalmadı. Bir tek Osmanlı devleti kaldı. Osmanlı devletinin de başına çorap örmek istemeyen kalmadı. Bizim de yanlış kararlarımızla Osmanlı devletinin de görünüşte bağımsız ama karar alırken ve uygularken yarı bağımsız bir duruma getirdi. 1917’lerden itibaren bizim bölgeden çekildiğimiz bu süreç daha sonra onların bağımsız kalmalarına ortam hazırlamadı. Mandater yönetimler başladı. 2. Dünya savaşına kadar bunlar 2. Dünya savaşından sonra günümüzdeki devletler. O devletler de ekonomik açıdan, siyasi açıdan, eğitim açısından, teknoloji açısından bağımsız olamadıkları için sürekli batıya muhtaç oldukları için birlikteliği de maalesef icra edemiyorlar. Sadece söylemde oluyor.
İSLAMDA MİLLİYETÇİLİK?
Milliyetçilik kavramı Araplar arasında yeni bir kavram bu kavramı anlatırken eğitim kurumlarından bahsetmek isterim özellikle Osmanlı devletinin gerilediği topraklarını kaybettiği Rumeli’de savaşların iyi gitmediği anlaşıldığından itibaren batı içerimize daha fazla girdiği andan itibaren biz bu kavramla yavaş yavaş tanıdık Araplar da tanıdı. Ama en son bunun tezahülüyle Türkiye oldu. Araplar biraz daha geç, Rumeli en erken oldu. Araplarda daha geç oldu çünkü, Araplarda İslam bütünleştiriciydi. Fakat Napolyon Bonapart ‘ın Mısır seferinden sonra işin rengi değişti. Çünkü Napolyon onlara bir özgürlük vaat etti Fransız ihtilalıyla ortaya çıkan kavramları öyle güzel anlattı ki Araplar bu büyüleyici kavramın etkisinden kendilerini kurtaramadı. Fakat bunun ilk ortaya çıkışı eğitim kurumlarıyla oldu. Üç bölge İstanbul, Beyrut ve Kahire Beyrut Amerikan kolejinde Hıristiyan Araplar bu batılı kavramları öğrendiler daha sonra Müslüman Araplara bu kavramlar yavaş yavaş geçti. Osmanlı’nın gerileme dönemlerinde yavaş yavaş ortaya çıkan çatlaklardan arap milliyetçiliği kendine bir yön buldu. Ama birinci dünya savaşı bitene kadar genele olarak Osmanlı çatısı altında bir Suriye olsun görüşü vardı. Mısır olsun. Ayrı devlet olmaktan ziyade mısırlılık kavramı, Suriyelilik kavramı itibar görsün, saygı görsün ve bölgesel bir karşılığı olsun ama yine de ayrılıkçı olanlarda vardı. Bu kavramı özellikle Abdülhamit frenledi. Fakat sayspikot anlaşması ve arkasından bizim bölgeden çekilmemiz bugün ki mevcut sorunların katlanarak büyümesine ve batı eliyle daha karmaşık hale gelmesine sebep oldu. 1. Dünya savaşı başladığında biz Kutul Amare’de başarılı işler yapmaya başladık. 18 bin İngiliz askerini esir aldık ama sonra Bağdat düştü. Bağdat’tan yukarı Musula doğru geldiler. bir hukuk boşluğunu yaratarak Musulu aldılar. Aynı şekilde Kudüs’ü aldılar. Gazze’yi aldı. Biz Mondros imzalayarak bölgeden çekildik. Paris anlaşmasına kadar fiilen yönettiler. Bundan sonraki süreçte de bölgeyi mandater yönetime çevirdiler.
İSLAM VE TERÖR KAVRAMI
Terör kavramı herkese göre değişiyor. Subjektif bir kavrama dönüştü. Ama olması gereken ortak bir zeminin olması kavgalar zaten ortak paydalarda buluşulamadığı zaman çıkar. Terör kavramında da maalesef ortak bir zemin yok. Herkese göre değişiyor kimine göre terörist imine göre halk kahramanı kimine göre gerilla bunu düzeltmek gerekiyor ve islamdan uzak tutmak gerekiyor. İslam zaten bir barış dini batı dünyasında bilinçli doğu dünyasında da bilinçsizce iki kavram birbiriyle iç içe geçiyor. Buradan da bir aşağılık kompleksi yaşanıyor insanımızda doğru bir şekilde okuyup öğrenmediğimiz zaman biz de aslında yanlış yapıyoruz. Ortadoğu’da sürekli bir şey yapılırken din ileri sürülüyor. Sürekli bir din vurgusu yapılıyor. Bunu yapanlar güya dine hizmet ettiklerini söylüyorlar. Ama dinde en büyük kötülüğü onlar yapıyorlar. Sürekli din üzerinden bir adlandırmayı örneğin ISİD dediğimiz yakın zamanda Ortadoğu’yu mahveden bir örgüt çıktı. Ortadoğu’da batılıları haklı çıkaran eylemler yapıyorlar. Halbuki din öyle bir din değil. (AYŞE YILMAZ)

























ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.