Cemre ŞAHİN KAZICI / Yüksek Mimar
cemresahin@cemresahin.com

Taklitlerinden Sakının - 1

5 Eylül 2020, Cumartesi

     

Bugün uyandınız, kahvaltınızı yaptınız, inşallah gazete okuyorsunuzdur ve birazdan dışarı çıkacaksınız. Yürüyerek ya da arabayla, yollardan ve sokaklardan geçeceksiniz. Çevrenizde bir çok aynı model araba olacak, rengine kadar tıpatıp aynı belki de, farketmeyeceksiniz. Ancak farklı sokaklarda aynı benzerlikte iki yapı görürseniz şaşırırsınız. Hele üç tane görürseniz durum ilginçleşmeye başlamıştır. Düşünebiliyor musunuz Aydın’da her yer sizin evinizden olsun? Arabalar ve yapılar, ikisi de döneminin teknolojisi ile şekillenen, barınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçlarımıza cevap veren tasarım ürünleridir. Ancak aynı arabadan milyonlarca üretilmesi başarılı bir sonuç olarak algılanırken, aynı yapının çoklu üretimi bir değer kaybı olarak kabul edilir. Neden?

*

Pek çok cevap akla gelebilir. Bant üretimi ile kısa sürede çok ürüne ulaşmaksa söz konusu, prefabrik üretimlerle de pekala seri üretime cevap veren barınma yapıları oluşturulabilir ancak bu üretimler çoğu zaman ‘mimarlık’ tartışmaları içerisinde yer almaz. Mimari üretimleri diğer üretimlerden ayıran temel farklılık bağlamıdır. Bir mimarlık ürünü olarak yapı, çoğunlukla ‘yer’e yapışır. O yerin, iklim, topoğrafya, yön gibi fiziki şartlarına ek olarak, kültürel ve sosyal gerekliliklerine göre döneminin teknolojisi ile biçimlenir. Böylelikle çeşitlenir. Birebir aynı yapıyı üretmek için, aynı yere, aynı yapılı çevreye ve aynı tarihe ihtiyaç vardır ancak zaman akışı içerisinde bu mümkün değildir.

*

Yine de kimi zaman beğenilen bir yapının aynısının yapılması zorlanır; mimarlık anlamını kaybeder. Çünkü o eser, bağlamıyla kurduğu başarılı bir ilişkinin sonucunda takdir görmüştür; bağlamı değiştiğinde başarısız bir ürün olur. Taklitten öteye gidemez. Sanatın hiçbir alanında da taklit hoş karşılanmaz. Üstelik, sanat değerinin yanında bileşenlerinden diğerleri teknik ve teknoloji olan mimarlık alanında bu taklit durumu, toplumu geriye götürür, fiziksel ve kültürel boyutta geri dönüşü olmayan hasarlara sebep verir.

*

Tarih öncesi çağlardan bugüne var olan mimarlık şüphesiz geçmiş üretimlerden etkilenir ancak üzerine yeni şeyler söyleyerek varlığını sürdürür. Örneğin Mimar Sinan, Ayasofya’nın mimarisinden etkilenerek Şehzade Camii’ni tasarlamıştır. Ancak ‘özgün’ü arayarak döneminin teknik imkanlarıyla daha büyük ve görkemli bir kubbe strüktürünü uygulamış, ait olduğu kültürün izlerini yaratıcı biçimde ve yeni bir tipolojiyle yansıtmıştır, aksi halde her yer Ayasofya kopyası camiilerle donanırdı. Nitekim Osmanlı Padişahları da mimarinin gücüne inanır, bir yandan tarihini korurken öte yandan mimarlıkta çağının ilerisinde özgün yapıtları talep ederdi; taklit pek tabii yobazlıktı, yakışmazdı. Osmanlı Dönemi mimarları da, içinde yetiştikleri Sasani ve Selçuklu mimari verilerini kopyalasaydı, bugün Osmanlı mimarisinden bahsedemezdik ve haklı olarak gurur duyduğumuz mimarlık tarihimiz, yüzyıllar öncesinin taklitleriyle dolu bir çöplük olarak anılırdı. Ne var ki, bugünkü uygulamalarla da geleceğimizin mimarlık tarihinde bu şekilde anılma riskini taşıyoruz.

*

Son on yıldır Türkiye Mimarlığı bilinçli olarak yok edilmeye çalışılıyor. Cumhuriyet Dönemi nitelikli yapılarımız hızla yıkılıyor, yerine yüzyıllar öncesinin ‘çakma’sı yapılar inşa ediliyor. Yöneticiler ve işverenler tarafından büyük reklamlarla Selçuklu-Osmanlı mimarisiyle binalar inşa edileceği açıklanıyor. Ancak örneğin 16. yüzyılın fiziki, kültürel, sosyal ve teknolojik durumundan bambaşka olan günümüzde sonuç ürünler, doğal olarak bağlamından kopuk kalıyor. Görsel aktarımdan öteye gidemeyen, taç kapıları, kubbeli pencereleri, geniş saçakları ve bezemeleriyle birbirinin ve geçmişin kopyası olan binalar ortaya çıkıyor. Hiçbir gerçekliği olmayan, ‘-mış gibi yapan’ binalar. Bu binalar asla bir ‘mimarlık’ ürünü değildir ve teknik, estetik ve tarihi bilgi donanımı olan kişilerce dünyanın her yerinde gülünç karşılanırlar.

*

Öte yandan çoğu tarihi yapılarımız göz kırpmadan yıkılırken, yeni yapılarda Selçuklu Osmanlı dönemi mimarisini yaşatma söylemleri çok samimiyetsiz. Bu yapılar, bırakın Selçuklu ve Osmanlı dönemi mimarilerini yaşatmayı, başarısızlıklarıyla adeta yok ediyorlar. Bugün gerçek Selçuklu mimarisini yakından görememiş bir kişi, Selçuklu mimarisiyle inşa edildiği iddia edilen yeni bir kamu yapısı görse, Selçuklu mimarisinden ‘tiksinir’. Mimarlıkta bu taklit etme tutumu ve tutkusu, atalarımıza ve geleneklerimizde var olan özgün ve yaratıcı yapı üretme anlayışımıza saygısızlıktır. Yöneticilere ve işverenlere düşen, tarihimizi kopyalarak geçmişe öykünmek değil, tarihimizden referans alarak çağı yakalamak, çağdaş teknoloji ile günümüz kültür ve geleneklerini mimarlıkla geleceğe aktarmaktır. Mimarlıkta yeni söz söylemek, Türkiye Mimarlığını Selçuklu ve Osmanlı Mimarisindeki başarılarımıza eklemleyebilmektir. Aksi halde mimarlık tarihimizde kopmalar yaşanacak ve gelecek kuşak, içinde bulunduğumuz dönemde Türkiye’de mimarlık yapılmadı sanacak.

*

Bu hafta değerli okuyucular, mimarlık taklitlerinin özünde ne anlama geldiğini ifade etmeye çalıştım. Bir sonraki yazımda da mimar taklitlerine değinmeyi planlıyorum. Gerçeğe ve özgüne erişmek varken; taklitlerinden sakınınız. :)