Cemre ŞAHİN KAZICI / Yüksek Mimar
cemresahin@cemresahin.com

PENCEREMDEN BAKARKEN - 1

3 Nisan 2021, Cumartesi

     

Yine yattıktan sonra 1-2 saat geçmiş olmasına rağmen fikir uçuşmalarından uyuyamadım. Gece 2’de kalkıp bir bitki çayı yaptım. Evlenirken bir zorunlulukmuş gibi alıp da neredeyse 4 yıldır hiç kullanmadığımız salondaki tekli koltuğa konuşlanıp pencereden dışarı bakayım karanlıkta belki kafam dağılır dedim. Giydirme cephe var alabildiğine geniş, perdeyi çektim sokak boyunca daldım gittim…

*

Babannemle dedem de gün boyu balkonlarındaki sedire oturur dışarıları izlerdi. Dedem arada çocuklara bağırırdı. Babannem de dedeme ‘ne bağırıyorsun’ diye kızardı… Cem Yılmaz’ın emekli albay esprisi geldi aklıma. Gittiler bu hayattan, babanneciğim ve dedeciğim… Hepimiz de sonsuza kadar burada kalacak gibi yaşıyoruz ya hayret. Şu pencereden yollara, evlere, okullara, elektrik direklerine, benzin istasyonlarına bak. İnsanoğlu kendinden önce bin yıllardır orada duran doğanın içine doğup, yarın öleceği belirsiz ortalama bir 80 yıl için talan edip gidiyor. Şurada boş kalmış bir arsa var, üzeri çayır çimen, arada bir çoban koyunlarını getirir otlatır o rezidansların arasında. Beni üzerine çokça düşündürten bir kare oluşuverir. Kimbilir o arsa için ne kavgalar dönmüştür, bir aile bu gece yine onu konuşup uyumuştur. Kimden miras? Kaça bölünecek? Kaç daire olacak, kaçı ona kalacak? Bir akraba küsmüştür, bir anne üzülmüştür, bir müteahhit demirini bağlamıştır. Göçebe dönem insanı daha naifmiş gibi gelir bana bu yüzden hep. Böyle sahip olma hırsı yerine doğaya, iklime, güneşe, rüzgara, nehire göre kendine rol biçer, usulca konar, usulca göçer…

*

Bu uzun yol, parke taşıydı biz taşındığımızda. Şimdi asfalt. İnsan eli geliyor toprağı sıyırıyor, üzerine kendi ürettiği yolunu seriyor, bir de refüje bir tutam toprak serpiyor. Orada büyüyen ağaç, pencereden bizi huzurlandırıyor. Çoğumuz yeşilinin toprağından sıyrılarak üzerine atılan betonla temellendiği bu evlerde oturup yeşili savunuyoruz. Bugün Ayçep Derneği Başkanı Mehmet Beyle tanıştım onunla da bu konuyu konuşmuştuk; İzmir-Denizli otobanı tarım arazilerini yok edecek. Hangi modern dönem girişimi tarım arazilerini yok etmedi? Yok ederken neler kazanıldı? Bu konu teknik açıdan derinlemesine bir konu, TMMOB olarak da bir toplantı yapacağız. Bu asfalt yolun da ucu uzaklarda Tellidede Mezarlığı’na çıkıyor. Nihayetinde doğaya karışıyoruz ve tarım arazilerini besliyoruz, gülümsetti bu düşünce beni… Kentteki mezarlıklarla ilgili de köşe yazısı yazmak istiyorum bir ara. Mimar gözümle, yarattıkları kaotik kentsel boşluk ilgimi çekiyor hep. Ama instagram hesabımdan anket açıp oylama yapmıştım. Mezarlıklar vs Turuncu Şerit Ayırıcılar anketi sonucunda ‘Aydın’ın Turuncu Bitki Örtüsü’ başlıklı yazımı yazmıştım. Bir gün mezarlıklarla ilgili de yazacağım. Mezarlıkları düşününce, mobilyalardan gelen genleşme sesi içimi ürpertti. Yattığım an uyuyabileceğimi hisseder hissetmez koşa koşa yatağa gidip yorganın altına saklanacağım. Küçük yaşınızdan beri bilirsiniz ki, yorgan ruhani varlıklarla mücadelede en dayanıklı kalkandır.

*

Karşıda bir evin ışıkları yanıp sönüyor. İki kişi var, yan cephede ışık yanıp söndü, sonra arka cephede bir ışık yandı; biri mutfaktan su içip yatak odasına gitti muhtemelen. Biri de ön cephede sanırım oturma odasında, karanlıkta ama televizyonun mavi mor ışıkları odayı aydınlatıyor. Anne ve çocuk olabilir. Ya da aynı anda uyumayan bir çifttir. Küs olabilirler mi? İleri sokaklarda geçtiğimiz hafta Necla Demirbaş cinayeti işlenmişti. Birlikte yaşadığı kişi kalbine 4 el ateş ederek öldürmüş, sonra kendi de intihar etmiş ama ölmemişti. İçimiz sızlamıştı yine her kadın cinayetinde olduğu gibi gözlerimizde yaşla göğsümüzde sıkışmayla yaşamaya mahkum bırakıldık bu ülkede. İstanbul Sözleşmesi’nin iptali ile içeriğini bile bilmedikleri halde ‘iptali bu kadar sorun oluyorsa, katiller bir şey kazanmıştır’ diyerek bu cinayetlere eğilim artmış olabilir mi? Bu katillerle aynı mahallede, aynı sokakta ve hatta aynı apartmanda yaşıyoruz da farkına varmıyoruz. Bu karşıda ışıkları yanan evdeki insanları tanımıyorum, belki de sürekli küsler ve şiddet uygulanan bir ev olabilir. Üst komşumu da tanımıyorum gerçi. Siz tanıyor musunuz? Yarın karısını öldürse şaşıracağınız biri mi? Ne garip hale geldik. Üst üste dip dibe yaşıyor, yolda görsek dahi tanımıyoruz…

*

Çok eskilerde daha çok komşuculuk varmış. Ben de babamın emniyetteki görevi nedeniyle ucundan bu ilişkiyi yakalayanlardanım. Tayinciydik ve çok taşındık. İzmir, Kars, tekrar İzmir ve çeşitli ilçeleri, Burdur, Elazığ… Hepsinde de lojmanlarda yaşadık. Lojmanlar çok sıcak yerler. Komşuculuk çok aktif, herkes ailecek birbirini tanıyor, özel günler birlikte kutlanıyor, polis çocuğu arkadaşlarımızla lojman sınırları içinde güvenle oyunlar oynuyor, geç saatlere kadar polis abilerin olduğu restoran kafelerde sohbetler ediyorduk. Elazığ’ın polis lojmanları içlerinden en sevdiğimdi. Polis arabası geçti şimdi sokaktan da ne tesadüf. Asker ailelerinde de olur, emniyette de olur. Görevdeki rütbeler kimi zaman aile ilişkilerinde de görülür. Hatta lojmanlardaki bloklar bile bu rütbelere göre belirlenir. Bu hiyerarşi dışarıdan çok can sıkıcı görülse de içindeyken alışıyorsunuz. Aslında bu -hiyerarşiye göre şekillenen mekânsal organizasyon- bir çalışma konusu olabilir, doktorada bir dersimde bunun üzerine makale yazabilirim. ‘Politika ve Mekan’ dersim buna uygun olur mu acaba? Bir düşüneyim. Küçük yaşlarımdan, protokol ortamlarında Vali Bey’in hanımına ‘Hanımefendi’ İl Emniyet Müdürü’nün hanımına ‘Ayşe/Fatma Hanım’ diye hitap etmesini bilirdim, öyle hitap ettiğimde de çevredekiler gülümserdi. Neyse ki biz çocuklar arasında böyle bir durum yoktu. Ben herkes için Cemre’ydim. Aslıhan, Aslıhan’dı ve Bilge, Bilgeydi… Hepimiz de poşetle lojmanın yokuşundan aynı sırada kayardık. Çocuk kalabilseydik ya… Keşke öyle bir seçenek olsaydı, belli bir yaşa gelince gökten dijital bir ekran inse ve ‘tamam mı devam mı?’ yazsa, ‘tamam’a tıklayıp öyle orada kalsaydık. Şimdi 30’uma ne kaldı 2-3 ay… Geçmiş son saniyeyi asla geri getiremezken önümüzdeki saniyeler nasıl hızlı geçiyor. Modern Family dizisini izliyorum bu ara, Manny öyle demişti ‘hayat şaibeli bir oyun, hep ölüm kazanıyor.’ Bir komedi dizisi için iddialı bir cümleydi ve yine fikir uçuşmalarından dizinin gerisini izleyememiştim. Beyazlarım da çıktı. Üniversite-1den beri saçımı boyatırken, son 2 yıldır boyatmayı bırakınca farkettim. Kuaför zaman kaybı gibi gelmeye başlamıştı ansızın, neyse böyle beyaz da ışıltı gibi fena değil. Yaşlandın Cemre saklayamazsın. (Devamı yarın)