Sabri SAĞLAM

İHLASLIYA ŞEYTAN İLİŞEMEZ

7 Ağustos 2020, Cuma

     

Değerli dostlar cumanız mübarek olsun!

Rabbimize sonsuz kere hamd olsun ki, bizleri hem imanla şereflendirdi hem de müminlerin yaşadığı bir çevrede dünyaya getirdi. İmanlı bir çevrede doğup büyümek nimet olsa da asıl nimet, o imana göre hayatı yaşamaktır. İman etmek bizleri birilerine karşı düşman birilerine karşı da dost ve kardeş yapar. İlk düşmanımız ise şeytandır. Bunu Rabbimiz şöyle bildiriyor; “Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsrâ Sûresi 53)

İnsan görünür düşmanına karşı nasıl tedbirini alıyorsa görünmeyen düşmanına karşı da öylece tedbirini alır. Peki, şeytana karşı nasıl tedbir alınır? Rabbimiz Âdem (as)’ı yarattığında meleklere ve İblis’e, Âdem (as)’a secde etmelerini emretti. Bütün melekler secde etti fakat İblis yani şeytan secde etmedi. Rabbimizin emrine karşı geldi ve kovulurken de kıyamete kadar Rabbimizden mühlet istedi. Bu mühleti de insanları doğru yoldan saptırmak için istedi. İmtihan gereği Rabbimiz ona kıyamete kadar da zaman verdi. Rabbimiz şeytana kıyamete kadar insanları saptırma mühleti verdiyse kullara da savunma için bir şey vermesi gerekmez mi? Rabbimiz hem adaleti hem de rahmeti gereği kullarını her vesileyle şeytana uymamak konusunda uyarmıştır. Gönderdiği bütün peygamberler de şeytana karşı ümmetlerini uyarmıştır. Düşmanımız şeytana karşı sadece uyarı değil yapmamız gerekenler de vardır.

Şeytanın bizim üzerimizde gücü yoktur. Kötülük yapmak için sadece fısıldar. Zaten kıyamette de şeytanın ardından gidenler şeytanı suçlayacak fakat şeytan “benim sizi zorlama gibi bir gücüm yoktu” diyerek kenara çekilecektir. Şeytan kötülükler fısıldar sadece. Kişi şeytana uymakla kendisine mazeret üretemez. Çünkü şeytanın insan üzerinde vesveseden başka yapacağı bir şey yoktur. O zaman insanın şeytana karşı alacağı tedbir uygulama açısından kolaydır. Bu tedbiri ise Rabbimiz bize öğretmiştir.

Şeytan, mühlet isteyip mühlet kendisine verilince Rabbimize şöyle demiştir; “İblis, "Rabbim! Beni azdırmana karşılık, and olsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım" dedi.”(Hicr Sûresi 39-40) Bu ayette dikkat edersek, şeytan “ihlasa erdirilmiş kullar hariç” diğer insanları saptıracağını söylüyor. Yani şeytan, ihlaslı kulları saptıramayacağını itiraf ediyor.

İhlas; her türlü dini görevi insanlar için değil sadece Allah için yapmak, iman dairesinden çıkaracak bütün şirk söz ve fiillerinden uzak olmak, her durumda samimi ve dosdoğru olmaktır. Bu şekilde olanlara muhlis denir. Muhlis kullar Rabbimiz tarafından sevilir ve müjdelenir.

Devam eden ayetlerde ise; “Allah, "İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur" dedi.” (Hicr Sûresi 41-42) Rabbimiz, dosdoğru yol olarak ihlaslı kullarının yolunu gösteriyor.

İhlas hakkında yazımıza devam edelim. İhlas, kalbe ait bir ameldir. Şeytan ona ulaşamaz ve onu bozamaz. İhlas, kul ile Rabbi arasında bir sırdır. Melekler ona erişip sevabını yazamaz. İhlası kişi ile Rabbi bilir. Ameller niyetsiz ibadet olmadığı gibi ihlassız olunca da gerçek manada bir ibadet olmaz. İhlassız ve niyetsiz ibadet de makbul değildir. Ameller niyetlere göre değer kazanır ya da kaybeder. İbadetleri ihlasla yapmak Rabbimizin kesin emridir. “ Hâlbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine Sûresi 5) Allah rızası için yapılmayan ibadetlerin Rabbimizin katında değeri yoktur. Rasûlüllâh Efendimiz (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır; “Allah, ancak samimiyetle sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.”(Nesai, Cihâd 24)

Bu haftaki yazımızı Güzeller güzelinin (s.a.s.) duasıyla bitirelim; “Allah’ım! Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi dünya ve ahirette her an sana ihlasla bağlı kıl. Ey Yücelik ve İkram Sahibi…” (Ebû Dâvûd, Vitr 25)