Emrah KARAÇAYIR
Arkeolog emrahkaracayir@hotmail.com

Aydın'ın Kültürel Değerleri-III Anadolu'nun Kalbi Priene

28 Ağustos 2014, Perşembe

     

Anadolu’da gezilmesi gereken kentlerin belki en başında gelir burası. Kenti gezerkende bir taş yığın olarak değilde orada 2000 yıl önce yaşanılan sevinçleri, hüzünleri, yürüdüğünüz yollarda ki yapılarda ki yaşanmışlıkları mutlaka hissetmeniz, tekrardan yaşamanız gerekir. O zaman gerçekten gezdiğiniz bu kentin doğasının,kültürünün, mimarisinin tadına varabilirsiniz.

Söke'nin Güllübahçe Mahallesi'nde yer alan bu Antik Kent, Söke’ye 15, Antik Milet Kenti'ne 25 kilometre uzaklıktadır. Milet Müzesi sorumluluk alanındadır. Kent Samsun (mykale) Dağı’nın güney yamacında 371 metre yüksekliğindeki tepenin eteğine kurulmuştur. Güneyinde bir zamanlar deniz olan bugünkü Büyük Menderes Ovası uzanır. İon dünyasının en erken yerleşmelerinden birisi olan kentin ilk kuruluşu ve kurucuları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Ancak, bir yarımada üzerinde kurulu olduğu kabul edilir. Dünyanın yedi düşünüründen biri olan BIAS buralıdır. Kentin kurulduğu alan oldukça dik bir dağ yamacıdır. Ancak buna rağmen antik dönemin şehir plancıları burada “Hippodamik Plan” olarak adlandırılan ve birbirini dik kesen sokaklardan oluşan rasyonel ve matematiksel oranlara dayanan bir kent planını büyük bir başarıyla uygulamışlardır. Hatta Priene’de “Entelektüel” bir kent alanından bahsedilebilir (Kent mimarcılık tarihinde, Hippodamos planının (ızgara planlı) ilk ve en güzel uygulandığı kent olarak tanınır). Öyle güzel bir kenttir ki bura daha ilk basamaklarını çıkarken, basamakların sağ tarafında yağmur drenaj sistemini görürsünüz. Romalı Mimar Vitruvius’un Mimarlık Hakkında On kitabında((De architectura) belirttiği, "Bir kentte estetik, kullanışlılık ve sağlamlık esas alınmalıdır" sözü sanki bu kent için söylenmiştir. Ne yazık ki şimdi böyle kentler kuramıyoruz. Kuramadığımız gibi antik kentlere bakıp ders bile çıkaramıyoruz. En küçük yağmurda dahi oluşan su birikintiler hayatı felç ediyor. Böyle muhteşem kentlere ev sahipliği yapan bir coğrafyada bu kadar başarısız kent planlaması nasıl yapılıyor hala anlamış değilim.

Şehrin ilk yerleşim yeri bilinmemektedir. Arkeologların tahminine göre kent, Menderes’in alüvyonları altında kalmış olmalıdır. Antik dönemden zamanımıza kadar gelen anlatılara göre bu ilk kenti kuranlar, Ionia’ya göç eden Kolonistlerdir. Liderleri de Atina’nın efsanevi kurucusu Kodros’un oğlu Aepytos’dur. Bu yüzden tarih içinde Atina’ya bağlı kaldığı varsayılmaktadır.

Kentin ilk kurulduğu dönemlerde Milattan Önce (M. Ö.) 350 yıllarında, lokal taşlardan yapılmış testere formlu, sağlam sur duvarları ile çevrilmiştir. Sur duvarları üzerinde yer alan çok sayıda dirsekler şehir savunmasında siper olarak kullanılmıştır. Kentin su ihtiyacı dağdan borularla getirilip sur duvarlarından geçirilerek bir havuzda toplanılıyor, daha sonra bu havuzdan künk borularla şehir içindeki çeşmelere dağıtılıyordu.

Kente ait yapılar güneye, Söke ovasına baktığı için kışında güneş almaktadır. Yaz döneminde ise güneş yüksekten geçmekte bu nedenle de fazla sıcak olmamaktadır. Yani her şey öncelikli olarak insan içindir. Bu kentte.

Roma çağında yapılan değişikliklere rağmen tiyatro yapısı Helenistik karakterini korumuş tiyatrodur. Bu yönüyle dünyada en iyi korunmuş Helenistik tiyatro bu kenttedir. Çok ilginç değil mi? Yaşadığınız coğrafyada genelde tiyatrolar, dünyanın en iyi yapıları dünyanın en iyi drama eserlerinin sergilendiği yerlerken, şimdi bu tiyatro kültürü nereye gitti? Ne oldu? Anlamak mümkün değil. Düşünün bakalım en son ne zaman bir tiyatroya gittiniz?

Toplam 50 sıraya sahip ve 5 bin kişilik bir seyirci kapasitesine sahip olduğu bilinmektedir. Oturma sıraları (Cavea) altı bölüme ayrılıp aralarına seyircilerin kolaylıkla yukarıya inip çıkmaları için merdivenler konulmuştur ( Merdivenlere verilen ad ise Kerkis/Kerkides’tir). En alt kısımda önemli kişilerin oturma yerleri (Prohedri) yer almaktadır. O zaman da en güzel yerler önemli kişilere ayrılırmış sanırım. Bir tek bu gelenek günümüze kadar gelmiştir. Sıralar üzerinde yer alan delikler görürsünüz hepsinin bir matematiksel oranı vardır. Öyle rastgele değil. Onlar da insanları yağmurdan ve güneşten korumak için yapılan tentelerin ayaklarının girmesi içindir.

Yan duvarlarda dikkat ederseniz boyları kısa kalmış taş sütunlar bulunmaktadır. Bu taş sütunların her birinin üzerinde birer heykel duruyordur. Heykellerin ayaklarının gömülü olduğu yer incelendiğinde girdiği deliklerin bir birinden aralıklı olduğu görülmektedir. Bu da heykellerin hareketli ve bronzdan yapılmış olduğunu göstermektedir. Yazıtlardan anlaşıldığına göre Stephanephoros tarafından Tanrı Zeus ve Prienelilere sunulmuştur.

Her antik tiyatroda olduğu gibi burada da bir sunak bulunmaktadır. Bu da Tanrı Dionysos’a adanmıştır.

Antik çağların en önemli tapınaklarından birisi Priene’deki Athena Tapınağıdır. Bu tapınak, daha antik çağda o kadar ünlenmiştir ki Vitruvius kitabında bu yapıdan ve mimarı Pytheos’tan bahsetmektedir (Pyteheos, dünyanın 7 harikasından biri olan Mauseleum’u ve Didyma Apollon Tapınağı’nı inşa etmiştir.) Kentte özellikle de Athena Tapınağı'nın inşasında Mykale Dağı’ndan çıkarılan mermerler kullanılmıştır. Büyük İskender ve Augustus gibi dönemin en ünlü kral ve imparatorları yardım etmişlerdir.

Priene Athena Tapınağı, Vitruvius'un tapınaktan bahsetmesine bağlı olarak, daha sonraki dönemlerde de ününü korumuş ve Avrupa mimarisini de etkilemiştir. Basamak ve stylobattan oluşan kurvaturalı (yaklaşık 4 santim) alt kısım üzerinde, 12 metre yüksekliğinde 6x11 adet sütun yükselmektedir. Sütun başlıkları İon düzenindeki çatıyı oluşturan arşitrav, yumurta ve diş sırası ile simayı taşımaktaydı. Sütun ile tapınak arasındaki galerinin tavanı mermer kasetlerle bezeliydi. Bunlardan birkaçına ait kirişler sağlam durumdadır. Cella ve pronaos gibi iç mekanların üst yapısı ise, ahşap idi. Cella'nın batı kısmında duran Athena Polias kült heykeli, Phidias'ın Atina'daki ünlü eseri Athena Parthenos'un bir kopyasıydı. Tapınağın doğusundaki ön avlu zemin kaplama levhaları ile döşenmiştir. Bu alanda podyum üzerinde duran ve basamakla çıkılan bir sunak bulunmaktaydı. Tapınağın diğer üç yanı duvar ile çevriliydi. İon düzenindeki yarım sütunlar ve kabartmalı levhalarla bölünmüş olan tapınak duvarının levhalarında olasılıkla Apollon ve Musalar tasvir edilmişti.

M. Ö. 3. yüzyılda inşa edilmiş olan Agora (pazar yeri), kentin merkezinde yer almaktadır. Üç tarafı stoalarla ( stoa: antik grek kentlerinde görulen ve daha çok agoralarda bulunan halkın güneşten ya da yağmurdan korunmasını sağlamak için yapılmış ustu kapalı yapılardır. Uzunlamasına yapılmış bir duvar buna paralel bir veya birkaç sütun dizisi ve bunları örten bir çatıdan oluşur genelde.) çevrilidir. Burası halkın toplandığı, festivallerin ve ticaretin yapıldığı bir yerdir. Bu alan ve stoaların önleri antik çağda heykellerle süslenmiştir. Bronzdan ve canlı renklerden yapılmış mermer heykeller bulunuyordu. Bugün ise yerlerinde sadece kaideleri ve kitabeleri bulunmaktadır.

Bouleuterion (Meclis Binası) , tiyatro ile birlikte en iyi korunmuş yapısıdır. Kareye yakın bir forma sahiptir. Toplam oturma kapasitesi 640 olup üstü ahşap çatı ile kapanmıştır. Böyle güzel bir kentin meclisinde çok sağlam tartışmalar olmuştur tabi hepsi demokrasi çerçevesinde yoksa kavgalar yumruklaşmalar yaşanmış olsaydı kent bu kadar güzel bu kadar düzenli yaşam standartının bu kadar yükseklerde olduğu bir yer olamazdı sanırım.

Prytaneion (Belediye Binası), hemen bouleuterionun yanındadır. Prytaneionu oluşturan prytanlar boulenin yürütme kuruludur. Aynı zamanda devletin temsil edildiği yerdi. Halk meclisinin kararı ile burada yemek yemek kişiler için büyük bir şerefti. Mısır Tanrıları, Temenos'u kentin doğusunda yer alıyordu. Çok güzel taş işçiliğini gösteren bir duvarla desteklenmiştir. Tapınağın içinde bir sunak yer almaktadır. Bu sunakta ki yazıttan Isis, Serapis ve Osiris’e adandığı öğrenilmektedir. İlginç bir ayrıntı ise Propylon’un antesinde ki yazıtta adı geçen tanrılara nasıl tapınılacağı, törenlerin yalnız Mısır rahipleri tarafından yönetilebileceği, aksini davrananların bin drachme ile cezalandırılacağı yazılmaktadır.

Gymnasiumlar, Yukarı Gymnasium M. Ö. 4'üncü yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. Roma ve Bizans çağında epeyce değişikliğe uğramış ve küçük bir tapınak inşa edilmiştir. Priene’nin en eski okulu ve beden eğitimi yapılan mekanıdır. Gymnasionun batı ve kuzey stolarının arkasında okuma salonları ve çeşitli eğitim odaları vardır. Kuzeyinde dışarı açılan odanın duvarlarında öğrenciler tarafından yazılmış yazılar vardır. Bu yazılarda bazen öğrenci isimleri, bazen de babalarının isimleriyle birlikte yer almaktadır. Biro dada boks yapılırken bir diğer odada atletler yağlanıyorlardı. Yıkanma için taş küvetler bulunuyordu. Burada ki çörtenlerden (aslan başları) devamlı su akıyordu.

Priene’ye ün kazandıran yapıların başında evler gelir. Klasik ve Hellenistik dönem evleri ziyaret edilebilir durumdadırlar

Başka hiç bir antik kentte, ne Ephesos’ta, ne Milet’te ve ne de Nysa’da böylesine zengin bir konut mimarisine sahip değildirler. Priene’de bu evler de dönemlerinin en tipik ve zengin özelliklerini gözler önüne sermektedirler. Duvarlarda taş ve kerpiç kullanılmıştır. Ancak caddelere bakan evlerin duvarları, diğerlerine göre daha özenlidir. Evlere giriş avlu ve prostastan (ön mekan) sağlanıyordu. Yan tarafta ev sahibinin akşam davetlerini verdiği andron (selamlık) yer almaktadır. Ön avlunun arkasında evin ana mekanı oikos ve bunun yanında bir mekan daha bulunuyordu. Konutlar daha geç bir zamanda ikinci bir kata sahiptiler. Şehrin kuruluşundan sonraki dönemlerde inşa edilmiş latrinaların (Antik Roma’da umumi tuvalete verilen isim. bir duvarın üzerine yapılan yükseltiye açılmış delikler şeklindeydi. Anadolu’daki en önemli latrinalardan birisi Side’dekidir. Ama varlığı henüz saptanamamıştır.

Hakkında 170 bilimsel makale, 15 kitap yapılan bu kentte yıllardır kazı çalışmaları yapılıyor olmasına rağmen, bugüne kadar kentin sadece yüzde 60’nın ortaya çıkarılması gerçekten de bizlere ne kadar önemli bir kent olduğunu göstermektedir. Her yönüyle günümüz insanına ders niteliğinde bir kenttir. Yaz başlangıcı ve yaz sonu en güzel zamanlar. Yaz sıcağında Priene'i gezmek için en uygun saatler fazla sıcak olmayan sabah ve akşam saatleri. Bu kente yazın günlük ortalama 50-60 ziyaretçi gelmektedir. Kışın ise, ne mutlu ki bu sayı 100'leri buluyor. Ama gittiğim zamanlar, hep yabancı turistlere rastlamaktayım. Lütfen üzerinde yaşadığımız coğrafyaya gereken özeni gösterelim. Taş yığını olarak değilde kültürel miras olarak örnek alınacak bir kent gözüyle bakmalıyız. Çünkü Avrupa’nın yükelişi Anadolu’da ki kültürel birikim sayesinde olmuştur. Bugün Avrupa medeniyet seviyesine çıkmaya çalışırken, onları örnek almak yerine kendi benliğimize kendi miraslarımıza yönelsek çok daha yararlı olur. Çünkü, her bir eser dikkatli incelendiğinde bizleri bir üst kültür seviyesine taşıyacaktır.

Kazı çalışmalarının danışmanlığını Değerli Hocam Prof. Dr. İbrahim Hakan Mert tarafından yapılmaktadır. Kente ve bana olan katkılarından dolayı bir Arkeolog ve Aydın aşığı olarak çok teşekkür ederim. Bu kent ve Prof. Dr. İbrahim Hakan Mert, Türkiye için hatta dünya mirasları için çok büyük bir şanstır. Mutlaka ama mutlaka bu değerlere gereken önemin fazlasıyla verilmesi gerekir. Saygılarımla..

İşinde hafıza; karakterinde asalet; cehdlerinde itidal; korkularında diyanet sahibi ol; zenginliği dostlukla düzelteceksin; sözlerinde doğruluk, sükûtunda muaşeret, hükümlerinde hakkaniyet, atılganca teşebbüslerinde erkekçe bir cesaret, fiillerin

de kudret, şan ve şerefte otorite, tabiatında asalet göstereceksin. -Prieneli Bias-