Arif Ali UYGUÇ

Hayvan hikayeleri

3 Aralık 2015, Perşembe

     

Agora adında bir film vardır; izlemişsinizdir diye düşünüyorum. Eğer izlemedinizse mutlaka izlemenizi öneririm. Filmin konusu İ.S. 300’lü yıllarda Mısır’ın İskenderiye kentinde geçer ve Filozof Hypatia’yı anlatır. Hypatia, dünyanın güneş etrafında dönüş yörüngesinin elips şeklinde olduğunu ilk bulan filozoftur.

Film, İskenderiye kentinin Hristiyanlaştığı günleri anlatırken ekrana sıkça İskenderiye Kütüphanesi gelir. Çünkü Hypatia ve öğrencileri orada yaşamakta ve çalışmaktadır. Kütüphanedeki binlerce el yazmasını rulo edilmiş papirüsü göz bebekleriniz irileşerek izlersiniz. Elbette bu bir Hollywood aldatmacasıdır ama gördüğünüz gibi olduğunu düşündüğünüz için kabullenirsiniz.

İskenderiye Kütüphanesi, dünyanın bilinen en eski ve en büyük kütüphanesidir. Kütüphane M.Ö. 3. Yüzyılın başlarında Ptolemaios Hanedanı tarafından kurulmuştur. Eski kaynaklar, bu kütüphanede 150 bin cilt eser, 900 bin el yazması bulunduğundan söz eder.

İskenderiye Kentini Büyük İskender (İ.Ö. 332) kurdu. Ölünce imparatorluk dağıldı ve İskenderiye Ptolemaios Hanedanından I. Soter’in emrine geçti. Adam savaşı sevmiyordu, ülkesinin sınırlarını genişletmeyi hiç düşünmedi. Bilim ve edebiyata düşkündü. Kente müze ve kütüphane kurdu. Botanik bahçesi ve rasathane kurdu. Kütüphaneyi bir bilim evi haline getirdi ve burada fizik, kimya, tıp, astronomi, matematik, felsefe, edebiyat ve fizyoloji eğitimleri verildi.

Kütüphaneyi Hristiyanlar ‘Pagan Propagandası yapılıyor’ iddiası ile yaktılar.

Denilir ki “İskenderiye Kütüphanesinde, yakıldığı güne kadarki dünyanın en önemli bilimsel çalışmalarının notları vardı ve aslında tutucu Hristiyanlar bu bilimsel belgeleri yok etmek için kütüphaneyi yaktı.”

Bergama’da Kral I. Attalos bir kütüphane kurdu. Bir gün Sardes’li Krates, keçi derisinden özel bir biçimde hazırlanmış bir parça getirdi ve bu parçanın papirüsten daha ince ve kullanışlı olduğu görüldü. O dönemden sonra o kâğıda Bergama Kâğıdı (Pergaminae Chartae) denildi; yani Parşömen kâğıdı.

Bergama Kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’nden sonra dünyanın en büyük 2. Kütüphanesi unvanını aldı. Bu kütüphane de bir savaş sırasında yanarak kül oldu.

Efes Antik Kentinde de bir kütüphane vardı; Celsus Kütüphanesi. 110-135 yılları arasında inşa edildiği sanılan kütüphane iki ya da üç katlıydı. El yazmaları rulolar halinde üst katlarda saklanırmış. Bir dönem 140 bin kadar kitaba ev sahipliği yaptığı düşünülmektedir.

Efes Celsus Kütüphanesi çeşitli tarihlerde olan depremler yüzünden yıkılmıştır.

Bir kütüphane de Nysa’da vardı; Sultanhisar’ın hemen yukarısındaki antik kentte. Adı da tarihe Nysa Kütüphanesi olarak geçmiştir.

Kütüphane, Roma İmparatorluk döneminde İ.S. 2. Yüzyılda, İmparator Hadrianus döneminde yapılmıştı. Kütüphanenin iki ya da üç katlı olduğu düşünülmektedir.

Nysa Kütüphanesi yapı olarak Celsus Kütüphanesi’ne benzer bir yapıdaydı.

Kütüphanenin okuma salonu 13.4x8.70 metre boyutlarındaydı. Kütüphanede papirüs ve parşömen rulolar ve yazma eserler uzun yıllar insanların hizmetine sunulmuştur.

Nysa Kütüphanesi antik çağda Nysa antik kentinin bir kültür ve araştırma merkezi olmasında etkili olmuştur.

Nysa’da yaşayan, eğitim gören birçok bilim adamı geçmiştir tarihe. Bunların başında Coğrafyacı Strabon ve Fabl (hayvan hikayeleri) yazarı Ezop (Aisopos) gelir.

Fabl, Anadolu’da yaygın olan ama araştırılıp, derlenmemiş bir edebiyat koludur. Ne zaman bir hayvan hikayesi duysam, bir köşeye not alırım. Siz de yapın. Çünkü bu derlemeler kesinlikle yapılmalı ve yayınlanmalı.

Geçtiğimiz günlerde duyduğum bir bir hikayeyi paylaşmak istiyorum.

Öküz tarlada gün boyu çift sürmüş ve kan ter içinde ahıra gelmiş. Eşek öküzün durumunu görmüş ve çok üzülmüş.

“Yarın işe gitmemek için sana bir yol öğreteyim” demiş.

“Biraz sonra önüne saman getirecekler. Açsın, biliyorum ama samanı yeme. Sabah önündeki samanı yemediğini gördüklerinde hasta olduğunu düşünüp seni çift sürmeye götürmeyeceklerdir.”

Öküz önüne gelen samandan bir tutam bile yememiş. Sabah sahibi gelmiş, bakmış saman öküzün önünde duruyor. Oğluna;

“Bu öküz hasta, onu çifte götürmeyelim. Eşeği götürelim, çifti onunla sürelim” demiş ve eşeği alıp tarlaya götürmüşler.

Akşamüzeri eşek tarlardan ölü gibi yorgun gelmiş. Bakmış öküzün önündeki saman öylece duruyor. Yanına varıp öküzü can havliyle uyarmış:

“Önündeki samanı ye. Sahiplerin senin iyileşmeyeceğini düşünüyorlar; seni kasaba götürüp kestirecekler.”