Özgür Ekiz

Ayasofya'yı neden görmeliyiz?

14 Ekim 2016, Cuma

     

Nazlı bir gelin gibidir Ayasofya. İstanbul’un ortasında, yavruağzı rengiyle adeta yanakları al al olmuş taze bir gelindir. Mağrur, başı dik, biraz da asidir.

Yıllara meydan okumanın verdiği gurur ve onca acıya şahit olmanın verdiği kederi iç içe taşıyarak selamlar ziyaretçilerini. Bir yanı hüzne ve acıya, bir yanı mutluluk ve sevince bakar Ayasofya’nın. Kolay değil, 532 yılından itibaren tarihin bekçisidir, dünyanın en eski katedralidir Ayasofya.

İstanbul tarihinde kilit bir mekândır, hem tarihi önemi hem de yapısal zenginliği bakımından yılın her ayı binlerce turist ve ziyaretçinin akınına uğrar. Yapımındaki ihtişam ve çeşitlilik, çağların açılış ve kapanışına şahit olma ve dinlerin medeniyetinde hep en önde olmasından dolayı değerlidir bu yüzden de İstanbul’a gelen, onu görmeden gitmek istemez. Neler neler anlatır Ayasofya kendisiyle göz göze gelene bir bilseniz…

İKİ KÜLTÜRÜN EV SAHİBİ

Dilerseniz önce Ayasofya’nın tarihine bir bakış atalım. Çünkü ancak o zaman onun değerini anlayabiliriz. Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından 532-537 yılları arasında yaptırılmış dini bir yapıdır. 1453 yılına kadar Ayasofya, Bizans İmparatorluğu'nun dini ayinlerine sahne olmuş, bir kültürü bünyesinde barındırmıştır. 1453 yılında ise İstanbul’un fethi ile birlikte, yine dini kimliğini korumuş ve bu kez İslam dinine hizmet etmesi için camiye dönüştürülmüştür. İki büyük kültüre ev sahibi olan Ayasofya, 1935 yılında müzeye çevrilmiş ve bu kez tarihin izini sürenlere hizmet etmeye başlamıştır.

Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya’yı camiye çevirdiğinde duvardaki mozaiklerin üzerine ince bir sıva çektirmiştir. Camiden müzeye çevrildiğinde ise bu sıvaların bir kısmı kaldırılmış ve altta kalan mozaikler gün ışığıyla buluşmuştur.

Günümüzdeki Ayasofya Cami, aynı yere inşa edilen 3. Ayasofya’dır. İlk Ayasofya, Roma imparatoru Büyük Konstantin tarafından inşa ettirilerek 360 yılında ibadete açılmış, 404 yılında Roma isyanlarında büyük ölçüde tahrip olmuştur. 11 yıl sonra İmparator II. Theodosius, bugünkü Ayasofya’nın bulunduğu yere ikinci kez kilisenin yapılmasını emretmiş 415’de ikinci Ayasofya yapılmıştır. İkinci Ayasofya ise 532 yılındaki ayaklanmalarda yakılıp yıkılmıştır.

I. Jüstinyen bu ayaklanmalardan çok kısa bir süre sonra daha görkemli olarak 3. Ayasofya’yı yaptırmaya karar verir. 3. Ayasofya’nın yapımında Efes, Mısır, Lübnan ve Roma’daki daha pek çok tapınaktan sütunlar getirtilerek inşa ettirilmiştir. Kaplama ve sütunlarda kırmızı, yeşil, beyaz, sarı ve siyah taşlar kullanılmıştır. 532’de başlanan kilisenin yapımı 537’de bitmiş ve yapımında on binden fazla kişi çalışmıştır.

''SENİ YENDİM EY SÜLEYMAN''

Ayasofya’yı bu kadar cazip ve merak edilir kılan bir diğer sebep ise açılışında kullandığı “Seni yendim ey Süleyman!” sözüdür. Bu sözü söylemesindeki sebep ise Süleyman mabedinin o güne kadar yeryüzündeki en büyük yapı olmasıdır. Ancak, Ayasofya Süleyman mabedinden daha da büyük yaptırıldığı için imparator, bunu Süleyman peygambere karşı kazandığı bir zafer olarak görmüştür ve bu sözü söylemiştir. Yüzyıllar boyu da bu sözün muhatabı olan Ayasofya, meraklılarının akınına uğramıştır.

Ayasofya’nın hem sanat mimarisi olarak ihtişamı hem de görsel güzelliği, daha o dönemde büyük yankılar uyandırmış ve “dünyada tek” unvanını almıştır. Tıpkı o zamanlardaki gibi şimdi de mozaiklerindeki desenler, renkler ve güneş vurduğu zaman ortaya çıkan ışığın ahengi, ziyaretçileri büyüler ve Ayasofya, tılsımından hiçbir şey kaybetmemiş olarak günümüzde de ihtişamını korumuştur.

Ayasofya, yapılışından sonra pek çok depreme ve kimi zaman da yangına maruz kalmıştır, her birinde küçük ve büyük çaplı zararlar gördükçe her defasında alınan tedbirlerle yapısı sağlamlaştırılmış ve nihayet bu gün ki halini almıştır.

1453’de İstanbul fethedildiğinde, çeşitli tahribatlar ve afetler sonucu harap halde olan Ayasofya, fethin bir simgesi olarak temizlenip camiye çevrilmiştir.

Üç Ayasofya’nın günümüze uzanan hikâyesi bu şekilde. Hem dini hem de sanat tarihi açısından eşi benzeri olmayan bir yapı olan Ayasofya, bugün bile pek çok yeni mimari eseri kıskandıracak detaylarla dolu. Yapımındaki incelik, mozaiklerdeki çeşitlilik ile merak uyandırmaktadır hala.

Düşünsenize; mozaiklerin yapımında tonlarca altın kullanılmış, gümüş, renkli cam, pişmiş toprak ve renkli mermerler kullanılmış. Bu da demek oluyor ki sanat tarihi açısından eşsiz bir eser ortaya çıkarılmıştır. İşte bu renk şöleni, ziyaretçileri büyüler ve Ayasofya yıllara meydan okuyarak hala dilden dile dolaşır.

Ayasofya’nın cazibesinin diğer sebepleri arasında, Bizanslılarca dünyanın merkezi olarak adlandırılan bir bölüme sahip olmasından bahsedebiliriz. Bu yer, müezzin mahfilinin hemen yanında olup kenarları çitle çevrilmiş kare bir alandır. Macaristan'ın fethiyle birlikte oradan getirtilen iki dev kandil, Osmanlı mimarisinin en belirgin özelliği olan vitraylar, fresklerdeki tarihi doku, gizemiyle anılan “terleyen sütun” imparatoriçe locası, cennet ve cehennem kapısı, Cebrail mozaiği ilk başta görülmeye değer bölümleri arasındadır Ayasofya’nın.

YOLUNUZU AYASOFYA'YA DÜŞÜRÜN

Süslemelerde kullanılan renklerin birbiriyle uyumu, her bir köşenin apayrı büyüleyici dokusu, avluda bulunan şadırvan, kubbeler ve sütunlar mimari özellikler olarak ilgi çekerken, II. Selim’in, III. Murat’ın , III. Mehmed’in, Sultan Mustafa’nın, Sultan İbrahim’in ve şehzadelerin türbelerinin oluşu ise bugün pek çok Müslümanı ziyaret maksadıyla Ayasofya’ya çeken sebeptir.

Bir dili olsaydı da konuşsaydı Ayasofya! Kim bilir neler anlatırdı bize, bizim anlattıklarımız, onu anlatmaya yetmedi ne de olsa. “Yolunuz İstanbul’a düşerse mutlaka ziyaret edin” demek haksızlık olur bu asırlık mimari için. O yüzden diyoruz ki; Sırf Ayasofya’yı görmek için yolunuzu mutlaka Ayasofya’ya düşürün ve tarihi bir de Ayasofya’nın gözlerinden görün…