Kaan DİNÇ
kaandinc1998@gmail.com

Zeybek Tarihi - 9

10 Şubat 2022, Perşembe

     

Osmanlı Devleti tarafından Ege dağlarında hüküm süren Zeybekler için yüzlerce zaptiye görevlendiriliyor, netice alabilmek için işin ehli kumandanlar göreve getiriliyordu. Devlet için uğraşılacak onlarca mesele varken askerleri zeybeklerin takibi için dağlara göndermek pek de akıllıca değildi. Düşünüldü taşınıldı. Elleri silah tutan bu insanlar için af çıkartma kararı verildi. 19. yüzyıl sonralarında büyük bir bunalım yaşayan Osmanlı Devleti Zeybekler için birçok defa af çıkartmıştı. Bu aflarda öncelik yönetim için sorun teşkil eden Efelere verilmişti

Af teklifi yörede ileri gelen bir aracı sayesinde Efelere iletiliyor ve kabul etmeleri için son derece önemli tavizler veriliyordu. Efeler silahlarını bırakmak istemiyorlardı. Anlaşmak için kızanları ile aynı köyde bulunmaları, bir aksilik anında silahlarıyla müdahale etme yetkisinin kendilerinde olması ve dilediği yere seyahat edebilmeleri koşullarını öne sürüyorlardı. Uzun süren diyaloglar sonrasında Osmanlı Devleti bu kişileri kendi lehinde kullanmak isteyerek -bölgedeki asayişi sağlamaları şartıyla- onlara “Kır Serdarı” unvanı vermeyi kabul etti. Efeler silahlarını bırakmayacaklardı. Köylerinde yaşayıp halkın güvenliğini yasal yolla sağlayacaklardı. Birçok Efe Osmanlı Devleti’ne güvenerek teklifi kabul etti. Sakin bir yaşam için dağlardan köylerine indi. Ancak beklenmedik bir olay gerçekleşti. Yönetim tarafından gizliden gizliye bu kişilerin ölüm fermanı çoktan verilmişti. Zeybekler yanılmıştı. Köylerine inen Efeler ile kızanları Osmanlı zaptiyeleri tarafından çoğu eş zamanlı olmak üzere öldürüldüler.

Halk en güvendiği insanların böylesi öldürülmesini kabul etmemişti. Ege köylerinde büyük bir huzursuzluk meydana gelmişti. Yıllar yılları kovaladı. Takiplere son vermek ve otoriteyi güçlendirmek için atılan bu adımın geri dönüşü çok geç kalmadı. Zeybekler kesilen bir ağaç gibi tekrar filizlendi. Ege dağlarında yeşillendi.

Geçen sürede bölgede yaşayan farklı milletler işgalci güçler tarafından bağımsızlık için kışkırtılarak harekete geçirilmişti. 20. yüzyılın ilk yirmi yılında Anadolu topraklarında yaşayan her Türk’ün esaslı tek bir meselesi oluşmuştu: İşgal. Aynı topraklarda yıllardır birlikte yaşamış insanlar (Rumlar ve Türkler) artık düşmanlardı. Savaştan savaşa koşan Osmanlı Devleti iyice yorgun düşmüştü. Uzmanların deyimiyle “elden bir şey gelmiyordu.”

Ege köylerinde yaşayan Rumlar kendilerine yapılan yardımlar ve işgal sonrası için verilen vaatlerle adeta çılgına dönmüşlerdi. Silahlanıp dağlara çıkıyorlar, süregelen otorite boşluğundan faydalanarak masum Türk köylülerine acımasızca eziyetlerde bulunuyorlardı. Köylülerin sığınacakları tek güç Osmanlıdan büyük bir darbe almış ancak her haliyle koynunda büyüttüğü ve kendi çocukları olan Zeybeklerdi.

İşgal ile Ön Zeybeklerden bu yana karşılaşılan en büyük sorun baş göstermiş, verilen mücadelenin yönü ve gayesi artık tam manasıyla değişmişti. Dağlar kozmopolit bir şehrin en kalabalık caddesi gibiydi. Hırsızlık ve yağma yaparak dağlara kaçmış suçlular bir tepede, işgal için zemin hazırlayan Rum çeteler bir tepede, Zeybek olduğunu iddia ederek halkın malına ortak olanlar (çalıkakıcı) bir tepede mesken tutmuştu. Var oğlu vardı. Bu hal Türk köylüleri çok zor durumda bırakıyordu. Kime güvenileceğini anlamak çok güçtü.

Anadolu bir çıkış yolu arıyordu: Esaslı, sürdürülebilir ve bağımsızlık içeren. İşgalin başlamasıyla durum bir çıkmaza girmişti. Yunan kuvvetleri kıyı illerine karakollar kurmaya başlamıştı. Yerli Rumlardan bölgeyi iyi bilen ve Türkleri tanıyanlara rütbe takılıp emirlerine asker tayin edilmişti2. Verilen yetkiyle şımaran Rumlar taşkınlık üzerine taşkınlık çıkartıyorlardı.

Milli Mücadele başlayıp düşman kuvvetlerinin topraklardan çıkartılmasına kadar geçen süreyi Zeybekler açısından iki başlıkla ele almak mümkün. Düzensiz kuvvet (Kuva-yi Milliye) ve Düzenli Ordu.

Dağlarda bulunan Efelerin birçoğu giderek artan Rum çetelerine ve Yunan kuvvetlerine karşı kendi arasında birlikte hareket etme kararı almıştı. Birleşen bazı çeteler ile Ege’de düzensiz ama etkili bir güç oluşmuştu. Bu gücün neredeyse tamamı Zeybeklerden ibaretti. Karakollara baskınlar düzenleniyor, Rum büyükler kaçırılıyor, Yunan birliklerine saldırılar gerçekleştiriliyordu. İşgale cevap için kurulacak düzenli ordunun oluşturulması için geçen sürede inanılmaz işler başarılıyordu. Halkın haklı çığlığı giderek büyüyordu. Artık Ege dağlarında karşılıklı iki ses yükseliyordu: “Aman bre mori, kurbanın olayım, ben ettim sen etme.” ve “Ulen, sen bu insanları, bu toprakları sahipsiz mi sandın?”

Bir köy düşünmeni istiyorum değerli okuyucu. Yarısı Türk ve diğer yarısı Rum. Yıllardır birlikte yaşamışlar. Gençleri birbirleri ile evlilik yapmış, yaşlıları aynı mezarlığa gömülmüş, aynı sudan içilmiş, aynı ekmekten yenilmiş, dillerine birbirlerinin kelimeleri yer etmiş. Bu insanların birbirlerine zulmedeceği düşünülemez diyor insan. Nitekim öyle de olmuş çoğu zaman.

Yazılarımda ele aldığım Rumlar yapılan kışkırtmalara alet olarak var gücüyle komşusuna vuran ve geçmişi unutup bir kin ile hareket edenlerden ibaret. Bu konulardan bahsederken insanlığın vicdanına sığınmamız gerekmekte. Tarih tüm gerçekliğiyle ele alınmalı ancak günümüze taşınacak duyguların kendimize ve insanlığa bir faydası da bulunmalı diye düşünüyorum. Her eziyetle karşı karşıya kalmış Türk evladının kurtuluş mücadelesinde bile zorunlu olmadıktan sonra silah patlatmadığını, keyfi olarak insan öldürmediğini değil kendi kaynaklarımız, dış kaynaklar da anlatmakta. Bu anekdot ile her geçen gün bir çığ gibi büyüyen medeniyet yumağına bıraktığımız etkinin ne ölçüde olduğuna bir kez daha dikkat çekmek istedim. Daha sonralarda Zeybeklerin düzenli orduya nasıl karıştıklarını ve bu süreçte ne tür işlerin altına imza attıklarını ele alacağız. Sevgiyle.