Bülent ÖZTÜRK
bulent.ozturk@tvden.com.tr

ÇILDIRDIK MI NE?

12 Haziran 2017, Pazartesi

     

Bir anneye veya babaya “Hayattaki en değerli varlığın nedir?” sorusunu yönelttiğimizde, alacağımız cevabın yüzde yüz “çocuklarımız” olduğunu hepimiz biliyoruz...

Biliyoruz da bu çok değer verdiğimiz çocuklarımızı, beklentilerimiz doğrultusunda ne hale getirdiğimizin acaba farkına varabiliyor muyuz?

Ben size kendimden örnek vermek istiyorum...

Çocuklarım daha iyi şartlarda okusunlar ve gelecekleri garanti altında olsun diye yurt dışındaki olanaklarımdan faydalanarak onları binlerce kilometre uzağa gönderdim.

Ama gördüm ki onlar babasız kalmanın acısını, ben de çocuklarımın büyümesini göremeden ortalıkta dolaşan bir babanın acısını taa yüreğimde hissettim...

Olmadı...

Ama; iyi bir ders de oldu benim için...

Ve yavrularımla, hasreti sonlandırmaya karar verdik...

ASIL NEDEN GELECEK KAYGISI

Bu arada düşündüm ve bundan sonra nasıl davranmam gerektiğini çok iyi algıladım...

Özellikle olayın sadece ‘hasrete dayanamamak’ olmadığını anladım...

Çünkü işin içindeki asıl nedenin, çocuklarımızın sağlıklı bir geleceğe sahip olması duygusu altında yattığını, bu duygunun da ebeveynler olarak bizi çığırından çıkardığını anladım...

Çocuklara çocukluklarını, gençlere gençliklerini yaşatmadan hayata atılmalarını ister duruma geldiğimizin farkına vardım...

Tamam doğrudur...

Her çocuk iyi bir liseye devam etmeyi, her genç iyi bir üniversitede okumayı, her anne- baba evlatlarının iyi bir iş sahibi olmasını ister...

İster de ortaya konulan insafsızca yarış yüzünden insan gibi insan olmayı nasıl gerçekleştireceğiz...

FARKLI YETENEKLERİ VAR

Bir yazarın dediği gibi:

“...seven, kuş seven, doğa seven birer çocuk yetiştirmek yerine, onlardan test hocasını sevmelerini istiyoruz nedense...”

Her şeyin sınav olmadığını, yavrularımızın her birinin farklı yeteneklerinin bulunduğunu neden hiç hesaba katmayız...

Türkiye’nin en iyi okullarında okuyup da daha son sınıfta hiçbir neden olmadan intiharı tercih eden çocuklarımızın, o kararı vermesine farkında olmadan nasıl sebep olduğumuzu, biraz da suçlusunun biz biz olduğumuzu anlayabiliyor muyuz...

Sanıyorum fazla laf etmeden, bilinen bir öyküyle olayın vahametini daha iyi anlatacağım:

''SEN ONA BİR BİSİKLET AL''

“Büyük bir bilgisayar firmasının genel müdürü, bilgisayar fuarında kendi standının işiyle uğraşırken, telaşlı bir baba sokulur yanına...

“Kardeş bakar mısınız,” der, tezgahtar sandığı genel müdüre.

“Çocuğuma bir bilgisayar almak istiyorum. Hangi modeli tavsiye edersiniz?

Ram’i kaç olsun? Hafızası kaç gigabayt olursa iyidir? CD okuyucusu recordable olursa daha iyi olur mu? Ekran kartı kaç megabayt olursa iyi sonuç alırız? Bu modeli ileride update edebilir miyiz?”

Bilgisayar firmasının müdürü, nefes almadan konuşan ve isteklerini ardı ardına sıralayan baba sözünü bitirince araya girer...

“Çocuğunuz kaç yaşında?”

“On bir.”

“Siz ona en iyisi gidin bir bisiklet alın beyefendi..”

Lütfen çocuklarımızı, kapasitelerinin ve yeteneklerinin üstünde bir şeyleri elde etmeleri için boğmayalım... Biz sadece yeteneklerini tespit etmek için çaba gösterelim ve o doğrultuda nazik bir şekilde yönlendirelim...

Onun da bir birey olduğunu asla unutmayalım...

Hele hele LYS sınavlarının başladığı bugünlerde…